02.01.01 — Sayı neden ortaya çıktı?
Haritadaki yerimiz
Dünya 2 — Sayılar, Aritmetik ve Temel Sayı Yapıları
Bölüm 2.01 — Sayma ve Doğal Sayılar
Bu birimde henüz toplama, çıkarma veya doğal sayıların yapısıyla uğraşmayacağız.
Daha temel bir soruyla başlayacağız:
İnsan neden sayı diye bir fikir geliştirdi?
Birimin sonunda özellikle üç şeyi birbirinden ayırabilmeliyiz:
- çokluk,
- sayı,
- sayıyı gösteren sembol.
Bu ayrım, ileride doğal sayıları gerçekten anlamamız için temel olacak.
Bu birimin doğrudan açtığı kapı:
02.01.02 — Doğal sayılar ve sayı doğrusu
Önce sayının neden gerektiğini anlayacağız; sonraki birimde sayma sonucu elde ettiğimiz bu sayıları düzenli bir matematiksel yapı hâline getireceğiz.
Başlangıç problemi: Kaç koyunum var?
Bir çobanın küçük bir sürüsü olduğunu düşünelim.
Sabah koyunlarını ağıldan çıkarıyor. Akşam geri geldiklerinde şu soruyu cevaplamak istiyor:
Hepsi geri geldi mi?
Fakat henüz sayı adlarını bilmiyor.
“On iki koyunum vardı.” diyemiyor.
12 diye bir sembolü de yok.
Peki yine de bir koyunun eksik olup olmadığını anlayabilir mi?
Evet.
Çoban, sabah ağıldan çıkan her koyun için bir taş ayırsın.
Akşam her koyun geri döndüğünde taşlardan birini kenara koysun.
Eğer bütün koyunlar döndüğünde bütün taşlar da tükenmişse sürünün çokluğu değişmemiştir.
Bir taş artarsa bir koyun eksiktir.
Bir koyuna karşılık taş kalmazsa sabahkinden daha fazla koyun vardır.
Burada dikkat çekici bir şey oldu:
Hiç sayı kullanmadık.
Yalnızca iki topluluğun elemanlarını birbirleriyle eşleştirdik.
Koyunlar: ● ● ● ● ●
│ │ │ │ │
Taşlar: ○ ○ ○ ○ ○
Her koyun bir taşla eşleştirilmiştir. Hiç koyun veya taş artmadığı için iki topluluğun eleman sayıları aynıdır.
Bu fikir, saymanın altında yatan en temel yapılardan biridir:
bire bir eşleme.
Sayıdan önce: “Aynı miktarda” olma fikri
İki topluluğun büyüklüğünü karşılaştırmak için onların elemanlarını bire bir eşleyebiliriz.
Örneğin beş tabak ve beş bardak olduğunu henüz “beş” kelimesini kullanmadan da anlayabiliriz:
Tabak Bardak
○ ─── |
○ ─── |
○ ─── |
○ ─── |
○ ─── |
Her tabağa tam bir bardak düşüyorsa iki toplulukta aynı sayıda nesne vardır.
Bir tarafta eşleşmeden kalan nesne varsa o taraf daha kalabalıktır.
Saymanın en derininde önce sayı adları değil, şu fikir vardır:
Her bir nesneyi diğer taraftaki tam bir nesneyle eşleştirmek.
Bu nedenle “aynı sayıda olmak” fikrini, belirli sayıların adlarını bilmeden bile kurabiliriz.
Modern matematikte bu düşünceyi çok daha kesin bir biçimde yeniden göreceğiz.
İki kümenin elemanları arasında bire bir eşleme kurulabiliyorsa bu kümelerin aynı kardinaliteye, yani aynı eleman sayısına sahip olduğunu söyleriz.
Örneğin
ve
olsun.
Her koyuna tam bir taş ve her taşa tam bir koyun karşılık geliyorsa:
yazarız.
Buradaki , kümesinin kaç elemanı bulunduğunu ifade eder.
Fakat sayı fikrinin asıl büyük sıçraması bundan sonra gelir.
Taşlar işe yarıyor; öyleyse sayıya neden ihtiyaç var?
Taş yöntemi oldukça güçlü görünüyor.
Neden bununla yetinmedik?
Çünkü bire bir eşleme belirli problemleri çözse de yeni sorunlarla karşılaşır.
Bir tüccarın deposundaki çuvalları düşünelim.
Her çuval için bir taş ayırabilir.
Ama şimdi başka şehirdeki ortağına şu bilgiyi göndermek istiyor:
“Depoda şu kadar çuval kaldı.”
Bütün taşları ortağına göndermesi mi gerekir?
Ya da üç farklı deponun büyüklüğünü karşılaştırmak istiyorsa her depo için ayrı taş torbaları mı taşımalıdır?
Daha da önemlisi, ortada artık nesneler bulunmadığında ne olacak?
Geçen yıl sahip olduğu hayvanların miktarını nasıl kaydedecek?
Bire bir eşleme bize iki çokluğun aynı olup olmadığını söyleyebilir.
Fakat insanın daha güçlü bir şeye ihtiyacı vardır:
Çokluğu, nesnelerin kendisinden bağımsız bir bilgi hâline getirmek.
İşte sayı fikrinin asıl gücü burada ortaya çıkar.
“Üç elma”dan “üç”e
Şimdi önümüzde şu üç topluluk olsun:
Elmalar: ● ● ●
Taşlar: ■ ■ ■
Sesler: tak tak tak
Fiziksel olarak birbirlerinden tamamen farklıdırlar.
Birinde meyveler vardır.
Birinde taşlar vardır.
Birinde ise elle tutulur bir nesne bile yoktur; yalnızca üç kez oluşan bir ses vardır.
Fakat bunların ortak bir özelliği vardır.
Her birini diğerleriyle bire bir eşleyebiliriz:
Elma Taş Ses
● ───── ■ ───── tak
● ───── ■ ───── tak
● ───── ■ ───── tak
Üç elma, üç taş ve üç ses birbirinden farklı nesneler olmasına rağmen aralarında bire bir eşleme kurulabildiği için aynı çokluğu taşır.
İşte insan zihninin yaptığı büyük soyutlama şudur:
Elmayı unut.
Taşı unut.
Sesi unut.
Hepsinde ortak kalan şeyi düşün.
Ortak kalan şey:
üçlük fikridir.
Bunu bugün üç sayısı ile ifade ediyoruz.
“Üç elma”daki elma, nesnenin ne olduğunu söyler.
“Üç elma”daki üç ise nesnelerin ne olduğuyla ilgilenmez.
Aynı üç;
- üç elmayı,
- üç yıldızı,
- üç insanı,
- üç günü,
- üç sesi,
- üç düşünceyi
ifade edebilir.
Bu nedenle sayı, belirli nesnelerden çok daha soyut bir fikirdir.
Bu, matematiğin en temel zihinsel hareketlerinden biri olan soyutlamanın çok erken bir örneğidir.
Somut nesnelerden ortak yapı çıkarılmıştır.
Çokluk ile sayı aynı şey değildir
Burada üç farklı düzeyi ayırmak çok önemlidir.
1. Nesneler
Masada gerçekten duran elmalar:
🍎 🍎 🍎
2. Çokluk
Bu topluluğun sahip olduğu nicelik.
Nesnelerin “kaç tane olduğu”.
3. Sayı
Bu çokluğu nesnelerin türünden bağımsız olarak düşünmemizi sağlayan soyut matematiksel kavram:
üç
Bu birimde sayı kavramını sezgisel olarak şöyle düşünebiliriz:
Bir sonlu topluluğun “kaç tane?” sorusuna verdiğimiz, nesnelerin türünden bağımsız soyut cevap.
Bu özellikle sayının kardinal yönüdür: bir topluluğun kaç elemanı bulunduğunu ifade eder.
Daha ileride sayı kavramını çok daha kapsamlı biçimde geliştireceğiz.
Negatif sayılar, rasyonel sayılar, reel sayılar ve karmaşık sayılar ortaya çıktığında “sayı” artık yalnızca fiziksel nesneleri sayma anlamına gelmeyecek.
Fakat sayı fikrine açılan ilk kapı çokluk problemidir.
Çok önemli ayrım: Sayı ile sembol aynı şey değildir
Şimdi belki en sık gözden kaçan ayrımlardan birine gelelim.
Şu işarete bakalım:
Bu işaret üç sayısının kendisi değildir.
Üç sayısını gösteren bir semboldür.
Aynı sayı başka biçimlerde de gösterilebilir:
3
III
•••
üç
Bunların görünüşleri farklıdır.
Fakat ifade ettikleri çokluk aynı olabilir.
Roma rakamlarıyla:
bugün kullandığımız Hint-Arap sayı sistemiyle:
yazabiliriz.
Gösterimler farklıdır; temsil edilen sayı aynıdır.
Bunu gündelik dilden bir benzetmeyle düşünebiliriz.
kedi kelimesi gerçek bir kedi değildir.
Kelime yalnızca kediyi temsil eder.
Benzer şekilde:
işareti de üç sayısının kendisi değil, onun bir gösterimidir.
Bir matematiksel nesne ile onu yazmak için kullandığımız işareti birbirine karıştırmamalıyız.
Bu ayrım ileride matematiğin pek çok alanında tekrar karşımıza çıkacak:
nesne ile temsil aynı şey değildir.
Peki rakam nedir?
Türkçede özellikle sayı ve rakam sık sık birbirine karıştırılır.
Onluk sistemde kullandığımız rakamlar şunlardır:
Bunlar sayıların yazımında kullandığımız temel sembollerdir.
Örneğin:
bir sayı gösterimidir.
Bu gösterim üç rakamdan oluşur:
5728 için:
- ifade edilen matematiksel değer bir sayıdır,
5728bu sayının onluk sistemdeki gösterimidir,5,7,2ve8ise bu gösterimde kullanılan rakamlardır.
Dolayısıyla:
“5728 dört rakamlı bir sayıdır.”
doğrudur.
Ama:
“5728 bir rakamdır.”
doğru değildir.
Basamaklı sayı sisteminin neden böyle çalıştığını 02.05.01 — Basamak değeri ve sayı sistemleri biriminde ayrıca inceleyeceğiz.
Saymanın özü nedir?
Şimdi artık saymayı biraz daha iyi çözümleyebiliriz.
Bir grup nesne sayılırken kabaca iki şey yapılır:
- Her nesneye tam bir sayı sözcüğü karşılık getirilir.
- Hiçbir nesne atlanmaz ve aynı nesne iki kez sayılmaz.
Örneğin:
● ● ● ●
│ │ │ │
bir iki üç dört
Son söylenen sayı sözcüğü yalnızca son nesnenin adı değildir.
Bütün topluluğun çokluğunu ifade eder:
dört nesne.
“Kaç tane?” sorusuna verilen sayı, topluluğun kardinal sayısını ifade eder.
Örneğin:
ifadesi, bu kümede dört eleman bulunduğunu söyler.
Burada elemanların ne olduğu önemli değildir.
olduğu gibi,
de olabilir.
İki kümenin içeriği tamamen farklıdır; fakat kardinaliteleri aynıdır.
Bir sayı neden nesnelerin özelliğinden daha güçlüdür?
Şu iki topluluğa bakalım:
🐘 🐘 🐘
🐜 🐜 🐜
Birinci gruptaki hayvanlar çok büyük, ikinci gruptakiler çok küçüktür.
Kütleleri aynı değildir.
Kapladıkları alan aynı değildir.
Türleri aynı değildir.
Ama:
anlamında çoklukları aynıdır.
Sayı bütün diğer özellikleri bilinçli olarak görmezden gelir.
Bu ilk bakışta bilgi kaybı gibi görünebilir.
Aslında matematiksel gücü tam da buradan gelir.
Sayı bize nesneler hakkında her şeyi söylemez.
Tam tersine, çok şeyi bilerek unutur ve yalnızca tek bir yapıyı korur:
kaç tane olduklarını.
Bu sayede tamamen farklı şeyler aynı matematikle incelenebilir.
Matematiğin ilerleyen bölümlerinde bu düşünceyi tekrar tekrar göreceğiz:
Gereksiz ayrıntıları at, ilgilendiğin yapıyı koru.
Sayı olmadan neyi kaybederdik?
Bir an için sayı kavramımızın hiç bulunmadığını düşünelim.
Bire bir eşlemeyle bazı karşılaştırmaları yapabilirdik.
Ama şu tür bilgileri taşımak son derece zorlaşırdı:
- Depoda kaç ürün kaldı?
- Kaç hayvan geri dönmedi?
- Kaç gün geçti?
- Bir topluluk diğerinden ne kadar fazla?
- Bir kayıt geçmişte ne kadar büyüktü?
- Bir maldan müşteriye kaç adet verildi?
- Aynı miktarı başka yerde nasıl yeniden oluşturacağız?
Sayı, çokluğu taşınabilir bilgiye dönüştürür.
Bir sürüyü yanımızda taşımamız gerekmez.
Onun çokluğunu soyutlayabiliriz.
Sayı sayesinde bir çokluğu:
- hatırlayabiliriz,
- kaydedebiliriz,
- başkasına aktarabiliriz,
- başka çokluklarla karşılaştırabiliriz,
- üzerinde işlem yapabiliriz.
Böylece fiziksel bir topluluk hakkındaki bilgi, fiziksel topluluğun kendisinden bağımsızlaşır.
Bu adım olmadan aritmetik kurulamazdı.
Çünkü toplama, çıkarma, çarpma gibi işlemleri önce çoklukların kendilerinden bağımsız sayılar üzerinde yapabilmemiz gerekir.
Tarihsel olarak sayı nasıl gelişti?
Sayının tek bir mucidi yoktur.
Sayma ve miktar kaydetme ihtiyacı, insan topluluklarında çok eski dönemlerden beri farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır.
Yazının ortaya çıkmasından çok daha önce insanların kemik, taş, ahşap veya başka nesneler üzerine çentikler atarak tekrarları kaydettiğini gösteren arkeolojik buluntular vardır. Ancak çok eski çentikli nesnelerin tam olarak ne amaçla kullanıldığı her zaman kesin olarak bilinemediği için bunları doğrudan “ilk matematik defterleri” diye yorumlamak doğru olmaz.
Tarımın, hayvancılığın, depolamanın ve ticaretin gelişmesiyle miktarları yalnızca o anda karşılaştırmak değil, kaydetmek ve daha sonra yeniden kullanmak giderek daha önemli hâle geldi.
Eski Yakın Doğu'da mal miktarlarının muhasebesinde kullanılan kil nesneler ve daha sonra Mezopotamya'da gelişen yazılı sayı gösterimleri, sayı ile kayıt tutma arasındaki güçlü tarihsel ilişkinin önemli örnekleridir.
Mısır, Mezopotamya, Çin, Hint uygarlığı ve Amerika kıtasındaki uygarlıklar gibi farklı kültürler kendi sayı gösterimlerini ve hesap yöntemlerini geliştirdiler.
Bu nedenle tarih:
“Bir kişi sayıyı icat etti.”
şeklinde anlatılamaz.
Daha doğru olan şudur:
Sayma ihtiyacı çok eski ve yaygındır; sayı kavramı ve sayı gösterimleri ise farklı toplumlarda uzun bir tarihsel gelişim içinde giderek soyutlaşmış ve sistemleşmiştir.
Bugün kullandığımız 0,1,2,\ldots,9 sembollerinin tarihi ise sayı fikrinin ortaya çıkışından çok daha sonradır. Bu gösterim sisteminin hikâyesini ileride basamak değeri ve sayı sistemleriyle birlikte ele alacağız.
Ana müfredat bu birim için **“saymanın tarihsel gelişimi”**ni içerik çekirdeğine alır, fakat belirli tarih ve uygarlık ayrıntıları vermez. Yukarıdaki tarihsel çerçeve, anlatım kılavuzunun istediği bağlamı kurmak amacıyla genel matematik tarihi bilgisinden eklenmiştir.
Sayı yalnızca gündelik hayat için mi ortaya çıktı?
Başlangıçta sayı fikrini sürü, mal, insan veya gün gibi somut çokluklarla ilişkilendirmek kolaydır.
Fakat sayı çok kısa sürede kendi başına matematiksel bir nesne hâline gelir.
Artık yalnızca:
“Kaç koyun var?”
diye sormayız.
Şunları da sormaya başlarız:
- Bir sayı diğerinden büyük mü?
- İki sayıyı birleştirirsek ne olur?
- Her sayının ardından başka bir sayı gelir mi?
- Sayılar sonsuza kadar devam eder mi?
- Bazı sayılar neden yalnızca belirli biçimlerde bölünebilir?
Böylece pratik bir ihtiyaçtan doğan fikir, kendi iç soruları olan bir matematik alanına dönüşür.
Bugün sayı nerelerde kullanılıyor?
Bir markette 37 ürün bulunduğunu söylediğimizde ürünleri yanımızda taşımadan stok bilgisini aktarmış oluruz.
Bir binada 24 daire olduğunu söylediğimizde çokluğu tek bir soyut değerle ifade ederiz.
Takvimde geçen günleri, bir toplantıdaki kişi sayısını veya elimizdeki belgeleri sayarken aynı temel fikri kullanırız.
Bir işletmenin:
- kaç ürün aldığı,
- kaç ürün sattığı,
- kaç ürününün kaldığı
sayılabilir miktarlardır.
Sayı olmadan farklı zamanlara ait stokları kaydetmek ve karşılaştırmak son derece zor olurdu.
Sayı burada yalnızca etiket değil, ekonomik bilginin taşınmasını sağlayan araçtır.
Bir deneyde:
- kaç parçacık gözlendiği,
- kaç deneme yapıldığı,
- kaç olay gerçekleştiği
sayılabilir.
Bilimsel ölçmenin pek çok biçiminin altında da belirli bir standart birimin kaç kez bulunduğunu belirleme düşüncesi vardır.
Örneğin uzunluğun ölçülmesi, ileride göreceğimiz daha gelişmiş bir anlamda, seçilmiş bir birimin miktar içinde ne kadar bulunduğuyla ilişkilidir.
Bir bilgisayar da sürekli olarak ayrık miktarlarla çalışır:
- bir dosyadaki bayt sayısı,
- bir dizideki eleman sayısı,
- bir sistemdeki kullanıcı sayısı,
- bir işlemin kaç kez tekrarlandığı.
Modern dijital dünyanın temelinde çok daha gelişmiş sayı sistemleri bulunur; fakat onların altında da miktarların soyut olarak temsil edilebilmesi vardır.
Sayı fikri daha sonra:
biçiminde giderek genişleyecek.
Her genişlemede yeni bir problem ortaya çıkacak ve “sayı” dediğimiz şeyin anlamı biraz daha zenginleşecek.
Bu nedenle bugün öğrendiğimiz fikir, neredeyse bütün aritmetiğin başlangıç düğümüdür.
Sayının sınırı: “Kaç tane?” her şeyi söylemez
Sayı son derece güçlüdür ama yalnızca belirli bir soruyu cevaplar.
Şu iki grup yine üçer elemanlı olsun:
1. grup: 🚲 🚲 🚲
2. grup: 🏠 🏠 🏠
Her iki grubun kardinalitesi:
olabilir.
Ama bundan:
- değerlerinin aynı olduğu,
- ağırlıklarının aynı olduğu,
- büyüklüklerinin aynı olduğu,
- birbirlerine eşit nesneler oldukları
sonucu çıkmaz.
Aynı sayıda olmak, aynı olmak demek değildir.
Sayı yalnızca seçtiğimiz nicelik hakkında bilgi verir.
olabilir; fakat iki topluluk fiziksel açıdan tamamen farklıdır.
Bir başka önemli sorun da şudur:
Neyi “bir tane” sayacağız?
Bir ağaç açıkça tek nesne gibi görünebilir.
Peki bir orman?
Bir bulut?
İkiye ayrılmış bir hamur parçası?
Birbirine bağlı iki hücre?
Sayma işlemi her zaman önce hangi nesneleri ayrı birer birim kabul ettiğimize karar vermemizi gerektirir.
Dolayısıyla matematiksel modellemenin ilk sorularından biri daha sayı vermeden ortaya çıkar:
“Tam olarak neyi sayıyorum?”
Bir düşünme deneyi
Şu iki satıra bak:
● ● ● ● ● ●
■ ■ ■ ■ ■ ■
“Altı” kelimesini kullanmanın yasak olduğunu düşün.
Yine de iki grubun aynı çokluğa sahip olduğunu gösterebilir misin?
Evet.
Her daireyi tam bir kareyle eşleştirirsin.
Şimdi ikinci satıra bir kare daha ekleyelim:
● ● ● ● ● ●
■ ■ ■ ■ ■ ■ ■
Artık eşleme sonunda bir kare açıkta kalacaktır.
Dolayısıyla sayı adlarını bilmesek bile:
sonucunu görebiliriz.
Fakat sayı dili sayesinde bundan çok daha fazlasını söyleyebiliriz:
- çokluğun tam olarak ne olduğunu kaydedebilir,
- iki miktar arasındaki farkı ileride hesaplayabilir,
- miktarı başka insanlara aktarabilir,
- aynı miktarı bambaşka nesneler üzerinde yeniden kurabiliriz.
Sayı yalnızca karşılaştırmayı değil, çokluğun kendisini soyut bir nesne olarak düşünmeyi mümkün kılar.
Sayma, sayı ve sembolü ayıralım
Sepette şu elmalar olsun:
🍎 🍎 🍎 🍎
Çokluk
Sepetin içindeki elmaların sahip olduğu “kaç tane?” özelliğidir.
Sayma
Elmaları:
bir → iki → üç → dört
şeklinde tek tek eşleyerek bu çokluğu belirleme sürecidir.
Sayı
Elde ettiğimiz soyut matematiksel değer:
dört
Sembol
Bu sayıyı yazmak için kullandığımız işaret:
Rakam
4, aynı zamanda onluk sayı sisteminin temel rakamlarından biridir.
Bu ayrımı tek zincirde gösterebiliriz:
Somut nesneler
│
│ sayma
▼
Çokluk
│
│ soyutlama
▼
Sayı
│
│ gösterim
▼
Sembol
Somut nesne topluluğu sayma süreciyle bir çokluk olarak belirlenir; bu çokluk soyut sayı ile ifade edilir ve sayı bir sembolle yazılır.
Bu dersin merkezindeki fikir tam olarak budur.
Neden bu ayrım ileride önemli olacak?
Şimdilik:
bize son derece doğal geliyor.
Fakat ileride aynı matematiksel nesnenin çok farklı biçimlerde gösterilebildiğini göreceğiz.
Örneğin aynı sayı farklı tabanlarda farklı yazılabilir.
Bir rasyonel sayı:
ve
gibi farklı gösterimlere sahip olabilir.
Bir reel sayı:
ile
gibi ilk bakışta farklı görünen gösterimlerle karşımıza çıkabilir.
Bu nedenle daha ilk sayı dersinde şu alışkanlığı edinmek çok önemlidir:
Matematiksel nesne ile onun gösterimini ayır.
Bu düşünce yalnızca sayılarda değil, fonksiyonlardan vektörlere ve matrislerden soyut cebire kadar tekrar tekrar karşımıza çıkacak.
Kısa sentez
Neden vardı?
İnsanların çoklukları yalnızca o anda eşleştirmesi değil; hatırlaması, kaydetmesi, karşılaştırması ve başkalarına aktarması gerekiyordu.
Ne öğrendik?
Sayı, başlangıçta bir topluluğun “kaç tane?” özelliğini nesnelerin türünden bağımsızlaştıran soyut matematiksel fikirdir.
Bire bir eşleme, iki topluluğun aynı çokluğa sahip olup olmadığını sayı adlarını kullanmadan bile anlamamızı sağlar.
Neyi artık yapabiliyoruz?
Şunları birbirinden ayırabiliyoruz:
nesneler
↓
çokluk
↓
sayı
↓
sayı gösterimi
Ayrıca sayı ile rakamın aynı şey olmadığını biliyoruz.
Sırada ne var?
Artık sayı fikrinin neden gerekli olduğunu biliyoruz.
Şimdi yeni soru şu:
Bu sayma sonuçlarını tek bir düzenli yapı hâline nasıl getiririz?
Bu bizi:
02.01.02 — Doğal sayılar ve sayı doğrusu
birimine götürecek.
Öğrenme kontrolü
Kavrama
-
“Üç elma” ifadesindeki elma, çokluk ve üç kavramlarını birbirinden ayırarak açıkla.
-
Sayı ile sayı sembolü neden aynı şey değildir?
-
728neden bir rakam değil, rakamlardan oluşan bir sayı gösterimidir? -
Sayının ortaya çıkmasında bire bir eşleme fikrinin rolü nedir?
Teknik
- Aşağıdaki iki topluluğun sayı adlarını kullanmadan aynı çokluğa sahip olup olmadığını göster:
A: ● ● ● ● ●
B: ■ ■ ■ ■ ■
- Aşağıdaki ifadelerde sayı, sayı gösterimi ve rakam kavramlarını ayır:
27
VII
104
Gerekçelendirme
-
Bir çoban her koyunu için bir taş ayırıyorsa neden koyunlarının sayısını bilmeden de bir koyunun eksildiğini anlayabilir?
-
“Üç fil ile üç karıncanın aynı sayıda olması, iki topluluğun aynı olduğu anlamına gelir.” ifadesindeki hatayı açıkla.
-
Bire bir eşleme yeterince güçlü bir yöntemse neden insanın ayrıca sayı kavramına ihtiyaç duyduğunu kendi sözlerinle gerekçelendir.
Transfer
-
Hiçbir sayı sözcüğü ve rakam kullanmadan iki sınıfta aynı miktarda öğrenci bulunup bulunmadığını belirleyecek bir yöntem tasarla.
-
Uzak bir şehirdeki kişiye elindeki koyunları, taşları veya başka fiziksel sayaçları göndermeden bir deponun çokluğunu aktarmak istediğini düşün. Sayı fikrinin bu problemi nasıl değiştirdiğini açıkla.
-
“Neyi bir nesne kabul ettiğimiz belli değilse saymaya başlayamayız.” cümlesine günlük hayattan bir örnek bul.